Tarih: 19.02.2026 14:10

Diziler Şiddeti Parlatıyor, Toplum Bedelini Ödüyor

Facebook Twitter Linked-in

Soner ABACI

Prime time'da romantize edilen mafya figürleri, estetikleştirilen silah sahneleri ve "güçlü erkek", "mafyavari delikanlılık" anlatıları ekranlarda alkış toplarken; bu hikâyelerin toplumsal etkisi giderek daha fazla tartışılıyor. Uzmanlara göre televizyon dizilerinde şiddetin meşrulaştırılması, kadına ve çocuğa yönelik şiddeti sıradanlaştıran kültürel bir iklim yaratıyor. Denetimlerin yetersiz kaldığı, adalet mekanizmasının ise yeterince hızlı ve koruyucu işlemediği bir ortamda, ekran kültürü yalnızca reyting üretmiyor; aynı zamanda toplumsal normları da yeniden şekillendiriyor.

 

Son 20–25 yılda televizyon dizileri ve dijital platform yapımları, şiddeti dramatik bir araç olmaktan çıkarıp çoğu zaman "haklılaştırılmış" bir davranış biçimi olarak sunuyor. Uzmanlara göre bu tekrar eden anlatı dili, toplumsal algıyı dönüştürüyor; kadına ve çocuğa yönelik şiddetin normalleşmesine zemin hazırlayabiliyor.

Ekranda meşrulaştırılan şiddet, gerçek hayatta karşılığını buluyor mu? Bu sorunun yanıtlarını beş başlıkta derleyerek yanıt aradık. 

 

Diziler Şiddeti Nasıl Meşrulaştırıyor?

Prime-time kuşağında ve dijital platform içeriklerinde sık karşılaşılan bazı anlatı kalıpları dikkat çekiyor:

Bu anlatı yapısında fail çoğu zaman merkezde; mağdurun yaşadığı travma ise ikinci planda kalıyor. Şiddet bir ahlak sorunu veya suç olmaktan çıkartılarak, dramatik bir "hikaye motoru" ya da "hayatın olağan akışı" haline getiriliyor.

Medya kuramlarında buna "normalleşme" ve "kültivasyon etkisi" adı veriliyor. Uzun süre aynı tür içeriklere maruz kalan bireyler, gerçek dünyayı da benzer bir çerçeveden algılamaya başlayabiliyor.

 

Diziler Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddeti Artırıyor mu?

Doğrudan "diziler artırıyor" demek bilimsel olarak çok da gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Ancak sosyal psikoloji ve iletişim araştırmaları şu üç noktaya işaret ediyor:

Kadına yönelik şiddetin artışı çok katmanlıdır: Ekonomik kriz, eşitsizlik, toplumsal stres, eğitim seviyesi, kültürel kodlar… Ancak medya temsilleri bu zemini besleyen kültürel bir atmosfer yaratabiliyor.

Özellikle şiddet uygulayan karakterin romantize edilmesi, "güçlü erkek" koduyla sunulması, bu davranışın bilinçaltında meşru bir seçenek olarak yer etmesine katkı sağlayabiliyor.

Güvensiz Toplum, Zayıflayan Adalet ve Şiddet Boşluğu

Şiddetin normalleştiği bir kültürel iklimde en kritik unsur, adalet mekanizmasının hız ve koruyuculuk kapasitesidir.

Uzmanlara göre, şiddet faili yeterince hızlı ve caydırıcı bir yaptırımla karşılaşmadığında, "cezasızlık algısı" oluşuyor. Koruma kararlarının etkili uygulanmaması, mağduru ikinci kez risk altına sokabiliyor. Yargı süreçlerinin uzun sürmesi, toplumda "adalet gecikiyor" hissini güçlendiriyor.

Bu boşluk iki tehlikeli eğilimi besleyebiliyor:

Fail açısından: "Nasıl olsa bana bir şey olmaz" düşüncesiyle eyleme cesaret bulma.

Mağdur açısından: "Adalet gelmeyecek" hissiyle kendi adaletini sağlama fikrine yönelme.

Bu durum sadece bireysel şiddeti değil, toplumsal güven duygusunu da zedeliyor. İnsanlar devlete ve hukuka olan güvenini yitirdikçe, şiddet bir "sorun çözme yöntemi" olarak daha görünür hale gelebiliyor.

 

Denetimler Neden Yetersiz Kalıyor?

Kanun uygulayıcı kurum olan Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK) gibi denetim mekanizmaları teoride şiddeti sınırlandırmayı hedeflese de uygulamada gerçekten bu oluyor mu? Uygulamada gördüğümüze göre bu konuda bazı sorun alanları öne çıkıyor:

Fiziksel şiddet sahneleri dramatik gereklilik adı altında geniş yorumlanabiliyor.

Psikolojik şiddet ve cinsiyetçi dil çoğu zaman görünmez kalıyor.

Reyting ve izlenme ekonomisi, yüksek gerilimli içerikleri teşvik ediyor.

Uyarı sembolleri, içerik etkisini azaltmakta sınırlı kalıyor.

Siyasi faktörler denetimleri zayıflatabiliyor. 

Bu tablo, denetimin yapısal bir dönüşüm aracı olmaktan çok, sembolik bir mekanizma olarak kaldığı eleştirisini de beraberinde getiriyor.

Oysa 6112 sayılı Radyo ve Televizyon Kanunu, görsel içeriklerde "şiddet, suç ve suç glamorizasyonu" ile "zayıf gruplara saldırı" gibi unsurların teşvik edilmemesi gerektiğini ve alkol, sigara ve yasa dışı maddelerin övülmemesini hüküm altına alınmış durumda.

RTÜK zaman zaman yapımlara ve yayıncı kuruluşlara uyarı ve cezalar uygulasa da denetimin kapsamı ve ağırlığı gerektiği gibi algılanmıyor. Özellikle alkol ve sigara gösterimi gibi içeriklerde getirilen sınır ve zorunlulukların şiddet ve silah temsiline gelince çok daha gevşek olduğu eleştiri konusu oluyor.

 

Siyaset Dili ve Kutuplaşma

Medya dili ile siyaset dili birbirini besleyen iki alan olarak karşımıza çıkıyor. Kamusal söylem sertleştikçe, aşağılayıcı ve kutuplaştırıcı ifadeler arttıkça, bu ton kültürel üretime de yansıyor.

Kutuplaşma arttığında empati azalıyor, "biz ve onlar" dili güçleniyor. Karşı tarafı insan olarak görmekten uzaklaşan söylemler yaygınlaşıyor.

Bu atmosferde kadına ve topluma yönelik şiddeti meşrulaştıran cümleler daha rahat kurulabiliyor. "Nefret nefreti doğuruyor" sarmalı tam da burada başlıyor.

 

Sonuç: Ekran Ayna mı, İnşa Aracı mı?

Televizyon dizileri ve dijital içerikler yalnızca toplumu yansıtmıyor; aynı zamanda geleceğimizi de şekillendiriyor.

Şiddetin romantize edilmesi, haklılaştırılması ve sürekli dramatik bir araç olarak kullanılması, uzun vadede toplumsal algıyı dönüştürebiliyor. Kadına ve çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi için:

hayati önem taşıyor.

Ekran sadece bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda norm inşa ediyor. Şiddet her bölümde yeniden üretildiğinde, bir süre sonra sıradanlaşıyor. Sıradanlaşan her davranış ise toplumsal eşiklerin aşağı inmesine neden olabiliyor.

Uzmanların üzerinde birleştiği ortak nokta; kadına yönelik ve toplumsal şiddetle mücadelenin yalnızca hukuk meselesi değil; aynı zamanda kültürel üretim meselesi olduğu yönündedir.

 

Ekrandaki Anlatı Nasıl Kuruluyor?

Aşağıdaki örnekler, şiddetin doğrudan varlığı kadar nasıl sunulduğuna odaklanıyor.

 

Kurtlar Vadisi

Şiddet ve silah kullanımı, devlet–mafya–güç ekseninde meşrulaştırıldı.

Erkek karakterin stratejik zekâsı ve fiziksel gücü, şiddetle birlikte "karizma" üretme aracı oldu.

Erkeklik; kontrol, intikam ve otorite üzerinden kodlandı.

Bu dizi, Türkiye'de televizyon yayıncılığında  "güç için şiddet" modelinin kitleselleşmesinde önemli bir eşik olarak görülmeye devam ediyor.

 

Çukur

Şiddet, erkeklik ve güç hiyerarşisi üzerinden kurgulandı.

Silah kullanımı ve fiziksel şiddet, karakterin karizmasının parçası haline geldi.

Erkek karakterlerin "aile için her şey mubah" anlayışı dramatik meşruiyet kazandı.

 

Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz

Mafya düzeni içinde şiddet bir yönetim aracı olarak sunuldu.

Erkek karakterlerin kontrol ve otorite refleksi romantize edildi.

Kadın karakterler çoğu zaman güç çatışmasının çevresel unsuru olarak konumlandı.

 

Eşref Rüya 

Eşref Tek karakteri üzerinden erkeklik; kontrol, strateji ve gerektiğinde şiddet kullanımıyla tanımlanıyor.

Karakterin güç üretimi çoğu zaman sertlik ve baskı üzerinden ilerliyor.

Kadın karakterlerle ilişkilerde üstünlük ve yönlendirme refleksi belirgin.

Bu tip karakter inşası, "sert erkek = etkili lider" algısını pekiştirebiliyor.

 

Yasak Elma

Kadın karakterler arası rekabet, ihanet ve manipülasyon hikâyenin merkezine yerleştirildi.

Kadın kimliği çoğu zaman güç oyunları ve entrika üzerinden kurgulandı.

"Kadın kadının kurdudur" anlatısı tekrar üretildi.

 

Aşk-ı Memnu

Kadın karakterlerin arzuları çoğu zaman yıkıcı sonuçlarla eşleştirildi.

İlişkilerde manipülasyon ve gizli entrika dramatik temel oldu.

Kadın karakter, ahlaki çöküşün sembolü haline getirildi.

 

Masumlar Apartmanı

Travmatik geçmiş ve psikolojik şiddet yoğun biçimde işlendi.

Kadın karakterler çoğu zaman kırılganlık ve bağımlılık üzerinden tanımlandı.

Psikolojik şiddetin görünür kılınması önemli olmakla birlikte, yüksek doz dramatizasyon tartışma yarattı.

 

 

Not: Bu haberin hazırlanma sürecinde yapay zekâ destekli içerik araçlarından yararlanılmıştır.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —