Tadilat işlerinde çalışan bir emekçinin elini kırık cam kesmiş.
Kesik öyle böyle değil.
Oldukça derin. Elinin baş parmağını hareket ettiren kablo kopmuş. (Tendon kesiği)
Doğal olarak gitmiş Devlet Hastanesine.
Günlerden Pazar.
Yer Bodrum,
Sene 1997.
Doğal olarak “tendon kesiği tamiri yapacak bir el ve mikro cerrah veya bir Plastik ve Rekonstrüktif Cerrah o tarihlerde Bodrum Devlet Hastanesi kadrosunda yok!..
Bu gün.24 sene sonra var mı? Bilmiyorum.
Neyse.
Bu emekçi kardeşimizde de “öfke kontrol problemi” var anlaşılan.
Devlet hastanesinde ortalığı birbirine katmış!
Bunu adeta kapı dışarı etmişler.
O tarihlerde Bodrumda devlet hastanesi dışında iki hastane daha var.
Birisi benim kurucu başhekimi olduğum Bodrum Yücelen Hastanesi.
(Yaşı genç olanlar Üniversal veya Alman Hastanesi olarak bilir.)
Bir diğeri de henüz yeni yeni kuruluş aşamasında olan Özel Bodrum Hastanesi. (Günümüzün Amerikan Hastanesi.)
Nispeten çok büyük olduğumuz için bu emekçi kardeşimiz devlet hastanesinden umduğunu bulamayınca iş vereni tarafından bizim acil servisimize getiriliyor.
Aslında bizim de kadrolu el ve mikro cerrahımız veya Plastik cerrahımız yok.
Ama tesadüf bu ya!.
Kadromuzdaki Çocuk doktorumuzun eşi Plastik Cerrah.
Yeni uzmanlığını almış.
Devletten tayin istemiş ve tayinini bekliyor.
Bu süre içerisinde de tayini çıkıncaya kadar kelimenin tam anlamı ile hastanemizde “takılıyor.”
Ben de başhekim olarak o arkadaşa dedim ki. “Biz sana sabit bir maaş veremeyiz. Ama emeğinin karşılığını sen al.”
Doğal değil mi? Kim o tarihte meme büyütme, karın gerdirme ve burun estetiği için Bodruma gelir?
O zamanlar mevzuat bu gibi gönüllü “takılmalara müsait.”
Yani illegal bir durum yok ortada.
Bu hasta acil servisimize müracaat edince acil servis sorumlusu hekimimiz.
“Merak etme. Plastik Cerrahımıza haber verdik. Seni sağlığına kavuşturacağız.” Diyor.
Ve gerçekten de o arkadaş gelip hastayı ameliyata alıyor ve kopan tendonunu onarıp elini kullanmasını sağlıyor.
Buraya kadar her şey normal.
Kıyamet bu tedavinin ücretinin ödenmesi aşamasında çıkıyor.
O yıllarda “acil hastadan ücret alınmaz, bedeli ne ise devlet öder!.” Gibi bir kural yok.
Gerçi bu kuralın olduğu günümüzde de bu iş bir hikayeden ibarettir ama konu o değil.
Neticede 40 dolar kadar bir hesap çıkıyor. O tarihlerde dolar kuru 0.15. yani on beş kuruş.
Emekçi isyan ediyor.
'Bu parayı ödemem ben arkadaş' diyor.
Ortalığı birbirine katıyor.
Ki kırdığı cam daha pahalı ve bir de o bedeli ödemesi gereken sigortasız, iş güvenliği olmadan işçi çalıştıran bir iş veren var ortada.
Hiç lüzumu yokken hasta ameliyatı yapan hekimle karşı karşıya geliyor.
Plastik cerrah arkadaş ısrarcı “Sana yaptığım ameliyat benim alın terim karşılığını öde!..” derken, bu öfke kontrolü olmayan arkadaş “Ödemiyorum. Al emeğini geri!..” şeklinde iddialaşıyor.
Emeğini geri alırsın, alamazsın, almayan şöyle o..çocuğu!.. Falan gibi, iş küfürleşmeye kadar gidiyor.
Ve maalesef o genç cerrah asıl ameliyatta yaptığı tendon tamiri işini değil, yüzeyel cilt dikişlerini söküyor.
Bu hadise kısa sürede bana bu şekilde intikal etti.
Başhekim benim.
Genç Plastik cerrahı bu acemice ve tıbbi etiğe sığmayan davranışı nedeni ile azarladım ve kovdum.
Durumu da hastane sahibine haber verdim.
O da bu tutumumu destekledi.
Utanç verici bir durumdu.
...
Şimdi asıl hikaye başlıyor.
Bu emekçi devlet hastanesinden kovulduktan sonra ve benim hastanemde bu olaylar olduktan sonra Özel Bodrum hastanesine gidiyor.
Kendi çapımızda rakip diğer bir özel hastaneye.
Başından geçenleri bir bir anlatıyor.
Bizim genç cerrahın söktüğü üç cilt dikişini atıp para da almıyorlar.
Hemen ertesi gün.
Bir muhabir geldi. Durum nedir diye?.
Hastane sahibi ve ben de durumun ne olduğunu olduğu gibi anlattık.
Ve hop bir ertesi gün biz Türkiye gündemindeyiz!..
Ortalık yıkılıyor!..
Şok, şok, şok!.. Üç dikişe 40 dolar!..
Parası olmayan işçinin dikişleri söküldü!..
Bodrumda sağlık için ödenen bedel!.. 40 dolar!..
Şaka yapmıyorum.
Hürriyet gazetesinde manşetiz.
Ulusal Tv kanallarının bir kısmı bizimle yatıyor, bizimle kalkıyor.
Reha Muhtar günde beş defa bu haberi veriyor.
O zamanların çömez haber sunucusu Defne Samyeli’nin diline sakız olduk.
Yahu nedir bu?
Meğer aşağı hastanenin halkla ilişkiler memuresi Hürriyet gazetesinin yazı işleri müdürünün kızıymış. Veya öyle bir şeymiş.
Bize gelen duyum bu.
Gerçekliğini hiç sorgulamadım. Gerek de duymadım.
Ortalık yıkıldı arkadaş.
Canlı yayına çıktım. Defne ile.
Ben meramımı anlatıyorum.
Veya anlattığımı zannediyorum.
Diyorum ki. “Bu olay kurumumuz için utanç vericidir. Kurumun kontrolü dışında gerçekleşmiştir. Söz konusu hekimin olaydan hemen sonra hastane ile ilişkisi kesilmiştir. Kurumumuz bu kişi kaynaklı hatayı tazmin edecektir. Vs, vs.”
Meğer benim dediklerimi kesiyorlarmış. Canlı yayında!..
Defne sayıp, sövüyormuş hem bana hem de hastaneye..
Bizim savunma?..
Reha ayrı telden.
O genç yaşımda her ikisine de çok ağır bedduam oldu.
Beddua kötü bir hak arama yöntemi.
Allah hiç kimseyi “beddua etmek” zorunda bırakacak kadar çaresiz kılmasın.
Bu talihsiz olayın cereyan ettiği 1997 yılında o hastane neydi biliyor musunuz?
Bodrumun uluslararası ölçekte modern yoğun bakım ünitelerine sahipti. Bölge de ilk ve tekti.
Beyin anevrizma ameliyatlarının başarı ile gerçekleştiği bir merkezdi.
Ki bu ameliyatlar üç büyük şehirde bile üç beş hastanede aynı başarı ile yapılıyordu.
İnanılmaz yetenekli doktorlar ve cerrahları vardı.
Bu gün hepsi büyük hastanelerde ya yönetici ya da klinik şefi konumunda.
İster inanın, ister inanmayın İstanbul’dan gelip ameliyat olan hastaları vardı.
Yüzlerce ilk’e imza atılırdı.
Bu ilk’ler nadiren gazetelerde yer alırdı.
O yıllarda Bodrum için inanılmaz bir şanstı.
Sene 2021. Aman gelmeyin hastanemiz yok!.. Diye feryat eden belediye başkanlarının olduğu Bodrum ile kıyaslayınca…
Ah!.. be ah!..
Ve final!..
Bu yaşanmış hikayeyi sizlere neden anlattım?
Bu gün bile geçmişin muhasebesini yaparken hep o günleri anımsarım.
Kendi kendime derim ki!: O olayı, o olayın sorunluluğunu sallayıp sırtına almasaydın ne olurdu?
İlk beyanatımda “Yok öyle bir şey, rakiplerimiz ve dış güçlerin bir kumpasıdır bu!..” Deseydim. Ne olurdu?
Aksini ispat etmenin mümkün olmadığı o tarihte. Bu hatayı inkar etsem ne olurdu?
İnkar, suçu başkasına atmak, hiç olmamış gibi susmak ve yola devam etmek.
Bunların geçer akçe olduğu bir ülkenin bizi beklediğini bilmediğimiz yıllardı.
Dürüstlüğü bir bok zannediyorduk.
Dua’nın hakem olduğuna inanıyorduk.
Gerçi hakemdir.
Not: “Reha ve Defne sizleri ben çok önce affettim beddualarımı çoktan geri aldım. Ama?…”
Benim bir de ufak bir Sedat Peker maceram var. Onu da sonra anlatacağım.
Dr.Bilgehan Bilge
