Yıllardır hayvanların yaşam hakkı mücadelesi içinde yoğrulurken beni en çok düşündüren şey şu oldu;
Tüm taleplerimize bire bir uygun, tümü ile hayvanın yaşam hakkını koruyan bir kanun yürürlüğe girmesi hayvanın yaşam hakkını korumaya yeterli mi? Hayvanların yaşadığı tüm sömürü, şiddet ve zulüm olaylarına caydırıcı cezalar verilse hatvana şiddet son bulur mu?
Hayvan Hakları mücadelesinde bugün geldiğimiz noktada bunun yeterli olmadığına inancım tam.
Binlerce sayfalık bir T.C.K. var, içinde adi suçlardan ağır suçlara kadar her şey için düzenlenmiş yaptırımlar mevcut ama tüm bu kanun maddeleri suç işlemeye engel olmuyor.
Hal böyleyken dilediğimiz gibi bir hayvan hakları kanunu çıksa bile, hayvana yönelik işlenen suçlar, yaşam hakkı ihlalleri, sömürüler bir anda son bulmayacak.
Suç işlemek konusunda pisikoanaliz yorum şöyle der; ‘’ suçun iki kademesi vardır. Biri suçlunun yaşam kaderinden çıkar ve diğeri toplumsal yapılardan.’’ Yani kişinin doğup büyüdüğü yakın çevrenin şartlarından ve yaşamını sürdürdüğü toplumun kültüründen söz eder. Hayvana yönelik zulümün eleştirilmediği ve doğal sayıldığı toplumlarda yetişen bireyler ileriki yaşlarda hangi eğitimi alırlarsa alsınlar, hangi makamlara gelirlerse gelsinler, başka canlıların yaşam haklarına bakış açıları o toplumun bakış açısı ile sınırlı kalır. Toplumun memnuniyetin sağlamaya ve bu memnuniyet sayesinde oy almayı hedefleyen yerel yöneticilerin neden hayvanlara bu kadar acımasız ve umursamaz davrandıklarını da böylece anlamış oluyoruz. Toplumdan tepki almayacaklarını ve yargı karşısında da ceza almayacaklarını bilen yöneticiler ne mevcut hayvanları koruma kanununu ne de yönetmeliğini göz ardı etmekten çekinmiyorlar.
Hayvana yönelik şiddete tepkisiz kalan toplumlarda şiddetin her türlüsünün gittikçe yaygınlaşması da kaçınılmazdır. Bu noktada şu çıkarımı yapabiliriz. İnsana iyi ve sağlıklı bir toplum sunmanın ve hizmet verebilmenin yolu yerel yönetimlerin hayvana bakış açısının değişmesinden geçer.
Sadece akademik açıdan değil, yaşam hakkına saygı kültürüne sahip, kültürel ve psikolojik olarak eğitimli yöneticilere ihtiyacımız var. Bizlere bu kalitede yöneticiler kazandıracak bir toplumsal kültüre sahip olmak için, başta okullar olmak üzere bu eğitimi vermeye başlamak şart.
Burada görev devletimize düşüyor. Yaşam hakkına saygılı, bu kültüre sahip bir toplum oluşturmak için öncelikle bu hakkı tümüyle koruyan güçlü kanunlar olmalı ve bu kanunların doğru uygulanmasının titizlikle sağlaması gerekli.
Hayvan hakları sivil toplum kuruluşları ve aktivistlerinin tecrübe ve önerileri ışığında hazırlanmayan kanunlar asla toplumlarda yaygınlaşan şiddet olaylarının ilk adımı olan hayvana şiddeti durduramaz. Kamuoyu sivil toplumu güçlü şekilde desteklemedikçe hükumetler STK’ları ciddiye almaz, kanun da sahadan ve sorunlardan bihaber , hayvanın sorunlarını değil hayvanı sorun olarak gören , siyasi kaygılı bürokratlar tarafından hazırlanır ve toplumda şiddetin azalması ve yaşam hakkına saygı kültürünün yerleşmesi adına değişen hiçbir şey olmaz. Şiddet sürüp gider ve yeni şiddet vakalarını doğurur.
Bir kültürün değişmesi ve yenilenmesi için ortalama 30- 50 yıllık bir süreç gerektiği, bu süreçte de toplumun her katmanına ulaşmanın ne kadar zor olduğu göz önüne alınınca, toplumun tüm bireylerince anlaşılanilir türden, etkili eğitim çalışmalarının başlatılması ve şiddet suçlarına insan hayvan ayrımı yapmadan verilecek caydırıcı cezalar ile desteklenmesi şart.